

STRUMA
Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir konunun belki de en son halkası STRUMA katliamı. İlgimin kaynağı;
- Kara Para Aklama,
- Türedi Zenginlik ve Uluslararası Bağlantıları.
Çünkü;
Eski Yugoslavya’nın ünlü lideri Broz TİTO’nun servetini aklayanlar Türkiye Cumhuriyeti Kimliği taşıyan bir aileydi.
Bu servetin bir kısmının aklanmasına adı karışan Güzelyurtlu, KKTC’den önce İngiltere’ye kaçmış ardından GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ile anlaşarak adaya dönmüş, PKK’nın para aklama ve para transferi çalışmalarına da katılmış, Irak’ın Kuzeyi ile BARZANi üzerinden ciddi ilişkiler kurmuş, Lübnan’daki El Medina Bank ve Rana Kueylat ile işbirliğine girmiş sonunda da faili meçhul bir suikast sonucunda öldürülmüştü.
TİTO’nun servetini aklayan aileye daha sonra ÇAVUŞESKU ailesi de başvurdu. Ancak ÇAVUŞESKU ailesi aynı konuda başka bir Türk ailesine de servetini kaçırması konusunda başvurarak belki de hatasını daha da büyüttü. Rivayet olunur ki ÇAVUŞESKU Ailesi’nin ilk olarak başvurduğu Türk (!) aile Karadeniz’e iki büyük yat ile açıldı. Önce ÇAVUŞESKU’nun “yükte hafif, pahada ağır” servetini yatlara yüklediler, serveti koruyan Romen gençlerini öldürüp Karadeniz’e attılar; ardından Romanya’daki yeni yönetime ÇAVUŞESKU Ailesi’ni ihbar ederek, bir de “İhbar Tazminatı”nı aldılar. Ancak ÇAVUŞESKULAR’ın yardım talep ettiği ikinci aileye bildirdiği bölünmüş servetin diğer kısmından birinci ailenin haberi yoktu. Birinci aile bu serveti Ürdün’e götürüp iktidara Kral Hüseyin’den sonra Abdullah’ın gelmesini de garantilerken, ikinci aile bu serveti pervaneli nakliye uçakları ile Romanya’dan kaçırıp tümünü Türkiye’de aklamaya devam etti; özelleştirme ihalelerine katıldılar, lojistik alanına girdiler. Aynı aile, Bulgaristan’ın ünlü JİVKOV’unun servetini de aklamak konusunda GKRY’nin ünlü siyasilerinden PAPADOPULOS ile anlaştı. Servetin önemli bir kısmı GKRY’de (Kıbrıs Halk Bankası) –yaklaşık 2/3’ü-, geri kalanı da –yaklaşık 1/3’ü- Türkiye’de aklandı.
Bazıları “Komplo Teorisi” deyip burun kıvırsa da her yıl Eylül-Ekim aylarında Kapıkule Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye girip belli güzergâhı kat edip, Türkiye’yi yine Kapıkule’den terk ederek ve menşei Almanya’ya dönen ileri teknoloji ürünleri ile donatılı minibüsün sırrı (!) bu güne kadar devlet yetkilileri tarafından çözülemedi. Yine rivayet olunur ki, bu araç Türkiye’de vaktiyle saklanmış “altınlar”ın mevcudiyetini ve stokunu kontrol ediyormuş… Bu altınların bulunduğu bölgelerde de altınların korumasını özellikle Balkan Savaşları esnasında Türkiye’ye yerleştirilmiş Alman Hücreleri yapıyormuş (!).. Bütün bunlara ilave olarak İkinci Dünya Savaşı esnasında Türkiye üzerinden Filistin’e giden Yahudi ailelerini rehberlik ve yardım vaadiyle soyanların olduğu söyleniyor. Her nedense (!) bu soygunu yapanların da yine Alman İmparatorluğu’nun Balkan Savaşı’nda Türkiye’ye yerleştirdiği hücre aileler olduğu sık sık dile getiriliyor.
STRUMA Gemisi’nden bilet alanlardan Romanya’dan yola çıkarken toplanan - yaklaşık 4 STRUMA gemisi alacak kadar- servetin bir kısmının Türkiye’deki hücre aileler ile paylaşıldığı; hatta STRUMA’yı onarmak üzere gidip göçmen Yahudilerin ellerindeki en son servetleri olan alyansları toplayan teknisyenin de aynı bağlantı içinde olduğu fısıldanıyor.
Yani STRUMA katliamı, bugünlerde karşımıza çıkan ve muteber görünümlü bazı eşkıya ailelere ulaşabilmek konusunda iyi bir ipucu sayılabilir. Benim STRUMA’yla ilgilenmemin ilk sebebi bu.
İkinci sebep, TİTO’nun servetini aklayan, ÇAVUŞESKU’nun servetine el koyan meşhur ailenin Romanya ile olan bağlantıları ve STRUMA yola çıkarken bu ailenin atalarının daha o zamandan bu yağmadan pay alıp almadıkları…
Son sebep de Yahudilerin o günlerde yaşadıklarını, hiçbir ilgileri ve alakaları olmamalarına rağmen Filistinlilere misliyle yaşatmaları; kendilerine bu mezalimi reva gören esas sorumlular ile de kol kola girmeleridir.
BÜYÜK BİR UTANÇ…
Tarihte, herhangi bir olayı patlama noktasına getiren zincirin ilk halkasını bulmak olanaksızdır; ama şükür ki, en azından "ilk büyük halka"yı bulabiliyoruz. Struma faciası için de ilk büyük halka, 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı BALFOUR’un, İngiltere Siyonist Dernekleri Federasyonu Başkanı Lord ROTSCHİLD’a, zamanın en büyük belası, her taşın altından çıkan Thomas Woodrow WİLSON’ın izniyle yazdığı mektuptur ki bu mektup bugün “Balfour Deklarasyonu” olarak adlandırılır.
Balfour Deklarasyonu, Lloyd GEORGE'un başbakanlığındaki İngiliz Savaş Kabinesi’nde Dışişleri Bakanı olan Arthur BALFOUR'un girişimiyle başlatılan ve sonuçta Filistin'de bir Musevi devletinin -İsrail- kurulmasıyla sonuçlanan girişimdir. 1917 yılındaki bu deklarasyon, ilk Balfour Deklarasyonudur. Balfour girişimiyle 1926 yılında, İngiliz sömürgeleri konusunda ikinci bir Balfour Deklarasyonu yapılmıştır.
Lord Arthur BALFOUR, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord ROTHSCHİLD'a bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Musevi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmiştir. İngilizlerin Araplara yatırım yaptığı bir dönem olduğu için, bildiride ‘ülkedeki öteki sakinlerin medeni ve dinsel haklarının ihlal edilmemesi’ şart koşulmuştur. Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşılması protokolü niteliğindeki Sykes-Picot Antlaşması[1] ve Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiltere'nin Mısır'daki Yüksek Komiseri McMahon arasında gizli olarak imzalanan McMahon Antlaşması ardından yapılan bu girişim, böyle bir maddeyi gerektirmiştir.
Bu mektup ve bunun ardından gelişecek olan olaylar, dünya Siyonist kesimin desteğinin İtilaf Devletleri yönüne çekilmesinde önemli rol oynamış, ayrıca ABD tarafından da desteklenmiştir. Amerika, Orta Doğu'da bir Musevi devletinin bulunmasının, Orta Doğu politikaları için sağlam bir dayanak oluşturacağını kavramıştır.
Lord BALFOUR'un bu mektubu üzerine yürütülen girişimler, 1918 yılında Fransa'nın, hemen ardından da İtalya'nın desteğini sağlamıştır. ABD Başkanı Thomas Woodrow WİLSON, Ekim 1918 ayında deklarasyonu desteklediklerini açıklamıştır.
Söz konusu deklarasyon, Orta Doğu'da bir İsrail Devletinin kurulmasına giden sürecin önemli bir kilometre taşıdır. [2]
1920 yılında San Remo’da Filistin’in İngiltere’ye bırakılması kararı alınınca, mavi kanlı asilzadelerimiz birden bire karar değiştirmiş, üstüne bir de Yahudileri İngiltere’den kovmuştur ki bu, Yahudilerin bir Avrupa devletinden ilk kovuluşlarıdır. Bu arada Filistin’de yaşayan Araplar, Filistin’e akın eden Yahudilerin sayısından telaşa kapılmış, ayaklanma başlatmış ve Yahudilerin bir kısmı bu ayaklanma esnasında öldürülmüştür. Araplar, İngiltere’den bu göçü durdurmasını istemiştir; zira İngiltere, Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmasının ödülü olarak bir Arap krallığı teklif etmişti – ve evet, Filistin de bu hayali krallığın sınırları dâhilindeydi. İngiltere, kendisi için çok önemli olan bu toprakların daha fazla karışmasını istemediği için 1922’de dünya Siyonist Teşkilatı’na bir açıklama göndererek, Yahudi göçünü sınırlandıracağını, Filistin’in Yahudileşmemesi gerektiğini belirtmiştir.
HİTLER VE ARİ OLMAYAN YAHUDİLERE UYGULANAN SOYKIRIMLAR
Ne var ki, Hitler 1933’te iktidara gelene kadar Yahudi göçü yine de kabul edilebilir ölçüdeydi; oysa sonraki 2 yıl içinde Filistin’e kaçmayı başarabilen Yahudilerin sayısı 100.000’i bulmuştu. Bunun sonucu olarak, Filistin’de İkinci Dünya Savaşı’na kadar Arap, Yahudi ve İngilizlerden 3.000’den fazla insan öldürüldü; bu arada İngiltere askerlerine "bu işi nasıl çözebiliriz" sorusunu cevaplayabilmek için ardı ardına rapor hazırlatıyordu. Bu raporların ortak sonucu şuydu:
"Yahudi göçü durdurulmalı ve Yahudilerin Filistin’den toprak satın alması yasaklanmalı." Burada belirtmekte fayda var ki, 1917’ye kadar işin başını sonunu düşünmeyen bazı paragöz Araplar Yahudilere gayet de güzel bir şekilde topraklarını satıyordu!
Bu kargaşanın ortasında ikinci dünya savaşı patladı. Tel Aviv’e gelen Yahudilerle dolu "Tigerhill" gemisine İngiliz devriyeleri ateş açtı.
Yine Avrupa’dan kaçan Yahudileri taşıyan "Pacific" ve "Milos" gemileri İngiliz devriye gemilerince yakalandı; bu iki gemiden zorla çıkarılan Yahudiler, “Patria” adlı bir gemiye, Hint Okyanusu’nda bir adaya sürgün edilmek üzere dövülerek bindirildi. Fakat Patria o adaya hiç ulaşamadı, seyre başladıktan hemen sonra bir patlama sonucu battı.
Yahudiler bir başka gemiyle, “Atlantic” ile Filistin’e ulaştıktan sonra devriyeler tarafından tutuklandı ve sınır dışı edildi.
Ve 1941, Romanya.
Faşist iktidar, Yahudilerin canına okurken bir yandan da onların ülkeyi terk etmelerine sesini çıkarmıyor, bu göçü görmezden geliyordu. Bu sıralarda, gazetelere ilanlar verildi. “Struma: Yahudileri Filistin’e kaçıracak gemi.” İlanlarda, o zamanın en lüks gemisi Queen Mary’den fotoğraflar kullanılmış, lüks kamaralardan, yemeklerden, güvenliğinden söz açılmıştı. Oysa Struma bildiğimiz tekneydi, en sakin hava koşullarında dahi en fazla 250 kişi taşıyabilirdi; üçüncü kez el değiştirmişti ve artık Panama bandıralıydı (o vakitlerde panama savaşta taraf değildi ve bu yüzden batırılamaz, devriye gemileri tarafından alıkonulamazdı). Gemi, önceki sahipleri tarafından hayvan taşımacılığında kullanılıyordu, motorları ise bir zaman önce Tuna Nehri’nde batmış bir geminin motorlarıydı. Bu nedenle, geminin bu durumunu gören üç ayrı kaptan, Struma’yla denize açılmayı reddetmişti. Romanya’daki Siyonist Birliği (ya da Aliyah Komitesi), bir Romen kaptana rüşvet vererek Struma’nın denize açılmaya uygun olduğu sonucunu aldı ve bunu yolculara duyurdu. Bununla yetinilmedi, Romen Deniz Ticaret Komiseri’nden, büyük olasılıkla yine rüşvetle, Struma’nın 700’ü aşkın yolcu alabileceğini onaylayan bir belge alındı, ardından iki Bulgar asıllı kaptan görevlendirildi. Bu kaptanların uyrukları, sonradan İstanbul’da Struma’nın başına büyük iş açacaktı; zira Bulgaristan savaşta İngiltere’nin karşısındaydı. Bulgar kaptan, bu durumun sonucunda Boğazı’ndan çıkamayacağını, çıkarsa Bulgar olması nedeniyle İngilizler tarafından tutuklanacağını söyledi. Ayrıca geminin Panama bandıralı olması da, yine İngilizler tarafından alıkonulma ihtimalini artırıyordu.
BİR BÜYÜK İNSANLIK DRAMI
12 Aralık 1941: Struma, 700 küsur yolcusuyla beraber Köstence’den hareket etti. Yolcular gemiyi ilk gördüklerinde şok geçirdiler; ilanlarda gördükleri gemi ile karşılarındaki teknenin alakası yoktu. Daha seyre başladıktan 40 dakika sonra geminin motorları bozuldu ve gemideki oksijen azaldı. Ertesi gün Karadeniz’de sürüklenirken bir römorkör gelip motorları yolcuların nikâh yüzükleri karşılığında onardı – zira Köstence’den çıkmadan önce, yolcuların tüm değerli eşyalarına el konulmuş, sadece nikâh yüzükleri bırakılmıştı.
15 Aralık’ta, Struma Türk karasularına girdi. Çanakkale Boğazı’nda mayınlı bölgeye doğru yaklaştığından Türk devriyeleri nezaretinde İstanbul Limanı’na getirildi.
Bu arada, İngiltere-Filistin ve Türkiye diplomasi hattı çoktan hızını almıştı; İngiltere’den Türkiye’ye telgraf üstüne telgraf geliyor, gemide ajanların bulunduğu ve bu nedenle yolcuların kesinlikle karaya ayak basmaması gerektiği gibi şeylerden söz ediliyor; bu arada Almanya da işin içine karışıp Struma’da salgın hastalık - dizanteri - bulunduğunu, yolcuların karaya ayak basmasının engellenmesi gerektiğini söylüyordu (dizanteri iddiası elbette doğruydu; Struma kesinlikle sağlıksız koşulların hüküm sürdüğü bir gemiydi). İngiltere’den Filistin yüksek komiserliğine gelen telgraflarda ise, Struma’nın Filistin’e gelmesinin kesinlikle engellenmesi gerektiği defalarca söylendi; Yahudilere giriş vizesi verilmeyecekti – bir istisnayla:
Yolcular arasında günümüz Mobil’i, o zamanki adıyla Socony-Vacuum Oil Company Inc’nin genel müdürü, eşi ve iki çocuğu da bulunuyordu; yolculardan yalnızca bu dördü Filistin’e giriş vizesi alabilmiş ve Struma’dan ayrılmıştı. Vehbi Koç anılarında, bu dört kişiye vize alan kişinin kendisi olduğunu söyler ki, bu da önemli bir not olarak eklenmeli.
Bu arada Türk dışişlerine de bakalım:
Nazilerin zulmü altında kalan Türk Yahudileri için Türk Dışişlerinde seferberlik başlatılmış, türlü yollarla ülkeye geri getirilmişlerdi. Türk vatandaşı olmayan Yahudiler için ise, büyük oranda özel bir seçilimle, açık vizeler düzenlenmiş ve Avrupa’ya gönderilmişti; çok sıkışık durumlarda Türk makamları bu vizeleri kurtarılması gereken Yahudiler adına düzenliyor, daha da kötü durumlarda ise Almanlarla görüşüp kamplara gönderilecek Yahudilerin bir kısmının Türk vatandaşlığı için başvurduğu ve sonucun beklendiği söyleniyordu; bu şekilde Yahudiler için zaman kazanılmış oluyordu. Türk Dışişleri, savaşta bitaraf olmasına rağmen soykırım karşısında kesinlikle taraftı; yine de, o sıralarda tek partili dönem hüküm sürdüğü için, arada koyu Yahudi karşıtları da işe koyuluyor ve Yahudileri ülkeye sokmamak için türlü işler çeviriyordu. Yahudiler, daha sonra soykırımı ve Struma faciasını anlattıkları kitaplarda ve anılarında, tüm bu çabalarından dolayı Türk makamlarına minnetlerini ifade eder; bu durumun bir sonucu olarak da Struma Türk karasularında batmış olmasına rağmen neredeyse hiçbir Yahudi Türkiye’yi açık açık suçlamaz, bununla beraber Türkiye’nin üzerindeki İngiliz ve Alman baskısını da reddetmezler.
Madem Türk makamlarının olaya bakış açısı bu, Struma yolcuları neden Türkiye’ye alınmadı?
Türkiye, o sıralarda savaştan mümkün olduğunca uzak durmak niyetindeydi ve İngiltere’yi veya Almanya’yı karşısına almayı, dolayısıyla savaşa zorla dâhil edilmeyi göze alamazdı.
İngiltere, yolculara kesinlikle Filistin’e giriş vizesi vermeyecekti; bu durumda Yahudiler Filistin yerine Türkiye’ye göç etmiş olacaklardı. Bu olayın duyulması, yüz binlerce Yahudi’nin, Struma yolcularının ardından Türkiye’ye göçüne neden olur ve zaten Türk halkı açlıkla savaşıyor olduğundan bir de bu kadar Yahudi’nin ülkeye göçü, halkı iyice zora sokardı.
Bununla beraber, Türk Dışişleri bu baskı altında yardım etmeyi de elden bırakmıyordu; yine yazışmalar sürüyor fakat hiçbir sonuç alınamıyordu. Eğer İngiltere Filistin vizesi verecek olsa, Türk makamları Yahudileri kara yoluyla Filistin’e ulaştırmayı kabul etmişti; daha sonra vize meselesinde umutsuzluğa düşülünce, Türk Dışişleri en azından Struma yolcularından 11-16 yaş arasındaki çocuklar için vize verilmesini talep etti. İngiltere bunu kabul ettiğini, geminin İstanbul Limanı’ndaki 70 günü boyunca değil de, Struma battıktan bir gün sonra Türk makamlarına iletmişti.
Evet, Struma, 70 gün boyunca İstanbul Limanı’nda diplomatik girişimlerin olumlu sonuçlanması umuduyla bekledi.
23 Şubat 1942’de, başvurulacak hiçbir diplomatik girişim kalmadığı için, gemi römorkörlerle Karadeniz’e doğru çekilmeye başlandı; zira geminin makineleri hala arızalıydı - oysa İstanbul Yahudileri tamir işini üstlenmişti ve sadece Struma limanda daha fazla kalabilsin diye Türk makamlarına motorların hala bozuk olduğu söylenmişti. Böylece umutsuz yolculuğuna devam etti Struma, çünkü herkes onların Romanya’ya geri dönemeyeceğini elbette biliyordu: Romanya’nın faşist iktidarı, Struma yasa dışı yollarla ülkeden ayrıldığı için gemiyi geri kabul etmeyeceğini açık açık belirtmişti; yine de geri dönmekten başka yapılacak hiçbir şey yoktu.
Ertesi gün, 24 Şubat 1942’de, Struma, kıç tarafında bir patlamayla Türk karasularında, Yön Burnu açıklarında battı. Gemiden sağ kurtulan tek kişi, David STOILAR adlı bir Romanya vatandaşıydı. Kendisinin Yahudi olup olmadığı bile kesin değildir; Struma’nın ilanlarını bir toplama kampında görmüş, faşist iktidarın yaptıklarından hoşlanmadığı için ülkeyi terk etme zamanının geldiğini düşünerek Struma’ya bilet almıştı. Kendisi de belirtmektedir ki, o zamanlar Yahudilerin takmak zorunda olduğu davudi yıldızlı sarı kol bandını Struma ilanını gördükten sonra takmıştır. Anlattıklarına bakılırsa, kendisi esaslı bir Türk düşmanıydı; kurtulduktan sonra Türk makamları hakkında son derece yakışıksız ithamlarda bulunmuş, lakin çok sonra, Türk makamlarına haksızlık ettiğini kabul etmiştir. Gemiden kurtulan tek insanın Türkler hakkında bu tarz düşüncelere sahip olması ilgi çekici bir noktadır. Ayrıca daha da enteresan bir durum da, STOILAR’ın kurtulduktan sonra İngiliz Ordusu’na katılmasıdır.
ANALİZLER
STOILAR, Struma’yı batıran torpidonun kıyıdan geldiğini ileri sürmekte, dolayısıyla Struma faciasından direkt olarak Türker’i sorumlu tutmaktadır. Ne var ki, yapılan bunca araştırmaya rağmen, Struma’yı bir torpidonun batırdığı bile kesin değildir. Olasılıklar şöyle:
1. Gemiyi bir Sovyet denizaltısı batırdı. (Gemi Panama bandıralıydı, dolayısıyla Sovyetlerin müttefiklerine ait bir gemiyi batırması akla yatkın değil. Yine de Sovyetler, olaydan çok sonra Struma’nın batırılması işini üstlenmiştir.)
2. Gemiyi bir Alman denizaltısı batırdı. (Almanya’da daha sonra kurulan bir komisyon, Struma’nın battığı günde, Karadeniz’de seyreden bir deniz taşıtının olmadığını belirtmiştir. Kaldı ki Struma görünürde Almanların ilgisi dâhilinde bile değildi; Struma’yla doğrudan bağlantılı olan tek devlet İngiltere idi.)
3. Gemiyi bir Türk denizaltısı batırdı. (Struma’nın battığı gün, aynı bölgede, aşağı yukarı aynı saatlerde Çankaya adlı 200 tonluk bir Türk motoru da batmıştı; Çankaya’dan kurtulan askerler, bir denizaltı tarafından üzerlerine ateş açıldığını söylüyorlardı. Aynı bölgede birden fazla denizaltı olamayacağı mantığı üzerinden sorgulanırsa, Struma’yı batıran Türk denizaltısıyla Çankaya’yı batıran denizaltının aynı olması gerekir ki bu hakikaten akıl dışıdır. Kaldı ki, Türkiye’nin Avrupa Yahudileri konusunda izlediği siyaset açıktı ve bu siyaset gereği Struma’yı Türkiye’nin batırmış olması bu durumda da aynı şekilde akla yatkın değildir.)
4. Gemide özellikle konulmuş patlayıcı maddeler vardı; dolayısıyla Struma, gemideki birinin patlayıcıları ateşlemesiyle battı. (Konuyla ilgili yazarlardan birine [Maria ARSENE, bir Romen Yahudisi] gelen isimsiz bir mektupta geçen bu iddia, dolaylı olarak David STOILAR’ı gemiyi havaya uçurmakla suçluyor: Gemiden kurtulan tek kişi STOİLAR olduğuna göre, patlayıcıları ateşleyip kendini kurtardı. Ayrıca STOILAR’ı kurtaranın bir Türk Yahudisi olan Şimon BROD olduğu söylenmekte; fakat STOİLAR, kendisini kurtaranın, kendisine "Struma’dan değil de Türklerden kurtulduğun için şanslı sayılmalısın," diyen bir gazeteci olduğundan başka bir şey söylemiyor.)
5. Gemi, Türk Karasuları’ndaki bir mayına çarptı. (Gemi Türk Karasuları’na ilk girdiğinde mayınlar yüzünden Türk güvenliği nezaretinde limana getirildiğinden, bu da olanaksız değil.)
6. Gemiyi batıran bir İngiliz Denizaltısıydı. (bu iddia, genel olarak Yahudiler tarafından kabul görmez; İngiltere’nin facianın asıl diplomatik sorumlusu olduğu kabul edilse de.)
7. Gemiyi batıran bizzat Yahudiler idi. (Romanya’da ikamet eden Yahudiler - genellersek Avrupa Yahudileri - diğer Yahudilere göre “arî” değildir; bu noktada “arî” Yahudiler tarafından Hitler’e verildiği öne sürülen "Ari olmayan Yahudileri yok etme görevi"ni hatırlayabiliriz. Bu durumda, Yahudiler Almanlarla işbirliği yapıp Struma’yı batırmış olabilir. Bunun - şahsi kanaatimce - bir başka kanıtı da, Struma’nın seyre çıkacak durumda olmayışının açık açık görülmesine rağmen, Romanya Aliyah Komitesi’nin görevlilere rüşvet vererek geminin denize açılmasına olanak sağlamasıdır. Yine Yahudiler’in bu işi yaptığı düşüncesini temel alırsak, gemide “vaat edilmiş topraklar”a girmesi istenmeyen biri olduğundan geminin batırıldığıdır. Bu olasılık, "Ari olmayan Yahudi" yaklaşımıyla ilintili fakat birebir aynı değildir; çünkü Struma’dan önce de öyle ya da böyle Filistin’e ulaşan Yahudiler oldu ve Struma’nın batışından sonra da Çanakkale Boğazı’ndan geçmek suretiyle Filistin’e gemiler gitti.
Bu faciaya hangi taraftan bakarsanız bakın, yolcuların sayısından tutun da kaptanların isimlerine kadar hiçbir şeyin tam olarak bilinemediği böyle bir durumda kuşku uyandıracak pek çok şey bulabilirsiniz; zira ortada, oradan oraya sürüklenen kırık dökük bir tekne, içinde bir portakal için birbirlerini asmayı düşünecek kadar aç kalmış ve faşist zulümden kaçıp canını kurtarmaya çalışan insanların yanında, yolculardan, yolculuğun başlangıcında toplanan oldukça yüklü bir servet ve gemiden kurtulan, oldukça çelişkili söylem ve eylemlere sahip tek adam, David STOILAR var.
Son olarak hem kaynak göstermek, hem de konuyla ilgili Türkçe kaynakların zannedersem en kapsamlısını olayla ilgilenenlere duyurmak adına belirtmem gerekir ki, bu yazı, Prof. Dr. Çetin YETKİN’in "Struma: Bir Dramın İçyüzü" adlı kitabının, yorumlu bir özetidir.
[1] 9 Mayıs 1916 tarihinde (I. Dünya Savaşı sırasında), İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır.
Mavi kesim Fransız sömürgesi; gri kesim Fransız Mandası.1915'te Arabistan Yarımadası'nı ele geçiren İngiltere, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Mekke Şerifi Hüseyin'i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kuracaktı. Mekke Şerifi Hüseyin ile Mısır'daki İngiliz Yüksek Komutanı McMahon arasında böyle bir antlaşma gizli olarak imzalanmıştır. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp İngiltere'ye baskı yaparak yeni bir antlaşma yapılmasını istedi. Rusya'nın onayı ile imzalanan bu antlaşmaya göre;
a. Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı,
b. Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları,
c. İngiltere'ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Güney Mezopotamya verilecektir.
d. Fransa ile İngiltere'nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,
e. İskenderun serbest liman olacak,
f. Filistin'de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.
1917 devriminden sonra Rusya antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır. Wikipedi

