1 Haziran 2010 Salı

"STRUMA" BİR İNSANLIK AYIBIYDI, İSRAİL'İN YAPTIKLARI İSE İNSANLIK SUÇUDUR






STRUMA





Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir konunun belki de en son halkası STRUMA katliamı. İlgimin kaynağı;



- Kara Para Aklama,



- Türedi Zenginlik ve Uluslararası Bağlantıları.



Çünkü;



Eski Yugoslavya’nın ünlü lideri Broz TİTO’nun servetini aklayanlar Türkiye Cumhuriyeti Kimliği taşıyan bir aileydi.



Bu servetin bir kısmının aklanmasına adı karışan Güzelyurtlu, KKTC’den önce İngiltere’ye kaçmış ardından GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ile anlaşarak adaya dönmüş, PKK’nın para aklama ve para transferi çalışmalarına da katılmış, Irak’ın Kuzeyi ile BARZANi üzerinden ciddi ilişkiler kurmuş, Lübnan’daki El Medina Bank ve Rana Kueylat ile işbirliğine girmiş sonunda da faili meçhul bir suikast sonucunda öldürülmüştü.



TİTO’nun servetini aklayan aileye daha sonra ÇAVUŞESKU ailesi de başvurdu. Ancak ÇAVUŞESKU ailesi aynı konuda başka bir Türk ailesine de servetini kaçırması konusunda başvurarak belki de hatasını daha da büyüttü. Rivayet olunur ki ÇAVUŞESKU Ailesi’nin ilk olarak başvurduğu Türk (!) aile Karadeniz’e iki büyük yat ile açıldı. Önce ÇAVUŞESKU’nun “yükte hafif, pahada ağır” servetini yatlara yüklediler, serveti koruyan Romen gençlerini öldürüp Karadeniz’e attılar; ardından Romanya’daki yeni yönetime ÇAVUŞESKU Ailesi’ni ihbar ederek, bir de “İhbar Tazminatı”nı aldılar. Ancak ÇAVUŞESKULAR’ın yardım talep ettiği ikinci aileye bildirdiği bölünmüş servetin diğer kısmından birinci ailenin haberi yoktu. Birinci aile bu serveti Ürdün’e götürüp iktidara Kral Hüseyin’den sonra Abdullah’ın gelmesini de garantilerken, ikinci aile bu serveti pervaneli nakliye uçakları ile Romanya’dan kaçırıp tümünü Türkiye’de aklamaya devam etti; özelleştirme ihalelerine katıldılar, lojistik alanına girdiler. Aynı aile, Bulgaristan’ın ünlü JİVKOV’unun servetini de aklamak konusunda GKRY’nin ünlü siyasilerinden PAPADOPULOS ile anlaştı. Servetin önemli bir kısmı GKRY’de (Kıbrıs Halk Bankası) –yaklaşık 2/3’ü-, geri kalanı da –yaklaşık 1/3’ü- Türkiye’de aklandı.



Bazıları “Komplo Teorisi” deyip burun kıvırsa da her yıl Eylül-Ekim aylarında Kapıkule Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye girip belli güzergâhı kat edip, Türkiye’yi yine Kapıkule’den terk ederek ve menşei Almanya’ya dönen ileri teknoloji ürünleri ile donatılı minibüsün sırrı (!) bu güne kadar devlet yetkilileri tarafından çözülemedi. Yine rivayet olunur ki, bu araç Türkiye’de vaktiyle saklanmış “altınlar”ın mevcudiyetini ve stokunu kontrol ediyormuş… Bu altınların bulunduğu bölgelerde de altınların korumasını özellikle Balkan Savaşları esnasında Türkiye’ye yerleştirilmiş Alman Hücreleri yapıyormuş (!).. Bütün bunlara ilave olarak İkinci Dünya Savaşı esnasında Türkiye üzerinden Filistin’e giden Yahudi ailelerini rehberlik ve yardım vaadiyle soyanların olduğu söyleniyor. Her nedense (!) bu soygunu yapanların da yine Alman İmparatorluğu’nun Balkan Savaşı’nda Türkiye’ye yerleştirdiği hücre aileler olduğu sık sık dile getiriliyor.



STRUMA Gemisi’nden bilet alanlardan Romanya’dan yola çıkarken toplanan - yaklaşık 4 STRUMA gemisi alacak kadar- servetin bir kısmının Türkiye’deki hücre aileler ile paylaşıldığı; hatta STRUMA’yı onarmak üzere gidip göçmen Yahudilerin ellerindeki en son servetleri olan alyansları toplayan teknisyenin de aynı bağlantı içinde olduğu fısıldanıyor.



Yani STRUMA katliamı, bugünlerde karşımıza çıkan ve muteber görünümlü bazı eşkıya ailelere ulaşabilmek konusunda iyi bir ipucu sayılabilir. Benim STRUMA’yla ilgilenmemin ilk sebebi bu.



İkinci sebep, TİTO’nun servetini aklayan, ÇAVUŞESKU’nun servetine el koyan meşhur ailenin Romanya ile olan bağlantıları ve STRUMA yola çıkarken bu ailenin atalarının daha o zamandan bu yağmadan pay alıp almadıkları…



Son sebep de Yahudilerin o günlerde yaşadıklarını, hiçbir ilgileri ve alakaları olmamalarına rağmen Filistinlilere misliyle yaşatmaları; kendilerine bu mezalimi reva gören esas sorumlular ile de kol kola girmeleridir.





BÜYÜK BİR UTANÇ…





Tarihte, herhangi bir olayı patlama noktasına getiren zincirin ilk halkasını bulmak olanaksızdır; ama şükür ki, en azından "ilk büyük halka"yı bulabiliyoruz. Struma faciası için de ilk büyük halka, 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı BALFOUR’un, İngiltere Siyonist Dernekleri Federasyonu Başkanı Lord ROTSCHİLD’a, zamanın en büyük belası, her taşın altından çıkan Thomas Woodrow WİLSON’ın izniyle yazdığı mektuptur ki bu mektup bugün “Balfour Deklarasyonu” olarak adlandırılır.



Balfour Deklarasyonu, Lloyd GEORGE'un başbakanlığındaki İngiliz Savaş Kabinesi’nde Dışişleri Bakanı olan Arthur BALFOUR'un girişimiyle başlatılan ve sonuçta Filistin'de bir Musevi devletinin -İsrail- kurulmasıyla sonuçlanan girişimdir. 1917 yılındaki bu deklarasyon, ilk Balfour Deklarasyonudur. Balfour girişimiyle 1926 yılında, İngiliz sömürgeleri konusunda ikinci bir Balfour Deklarasyonu yapılmıştır.



Lord Arthur BALFOUR, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord ROTHSCHİLD'a bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Musevi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmiştir. İngilizlerin Araplara yatırım yaptığı bir dönem olduğu için, bildiride ‘ülkedeki öteki sakinlerin medeni ve dinsel haklarının ihlal edilmemesi’ şart koşulmuştur. Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşılması protokolü niteliğindeki Sykes-Picot Antlaşması[1] ve Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiltere'nin Mısır'daki Yüksek Komiseri McMahon arasında gizli olarak imzalanan McMahon Antlaşması ardından yapılan bu girişim, böyle bir maddeyi gerektirmiştir.



Bu mektup ve bunun ardından gelişecek olan olaylar, dünya Siyonist kesimin desteğinin İtilaf Devletleri yönüne çekilmesinde önemli rol oynamış, ayrıca ABD tarafından da desteklenmiştir. Amerika, Orta Doğu'da bir Musevi devletinin bulunmasının, Orta Doğu politikaları için sağlam bir dayanak oluşturacağını kavramıştır.



Lord BALFOUR'un bu mektubu üzerine yürütülen girişimler, 1918 yılında Fransa'nın, hemen ardından da İtalya'nın desteğini sağlamıştır. ABD Başkanı Thomas Woodrow WİLSON, Ekim 1918 ayında deklarasyonu desteklediklerini açıklamıştır.



Söz konusu deklarasyon, Orta Doğu'da bir İsrail Devletinin kurulmasına giden sürecin önemli bir kilometre taşıdır. [2]



1920 yılında San Remo’da Filistin’in İngiltere’ye bırakılması kararı alınınca, mavi kanlı asilzadelerimiz birden bire karar değiştirmiş, üstüne bir de Yahudileri İngiltere’den kovmuştur ki bu, Yahudilerin bir Avrupa devletinden ilk kovuluşlarıdır. Bu arada Filistin’de yaşayan Araplar, Filistin’e akın eden Yahudilerin sayısından telaşa kapılmış, ayaklanma başlatmış ve Yahudilerin bir kısmı bu ayaklanma esnasında öldürülmüştür. Araplar, İngiltere’den bu göçü durdurmasını istemiştir; zira İngiltere, Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmasının ödülü olarak bir Arap krallığı teklif etmişti – ve evet, Filistin de bu hayali krallığın sınırları dâhilindeydi. İngiltere, kendisi için çok önemli olan bu toprakların daha fazla karışmasını istemediği için 1922’de dünya Siyonist Teşkilatı’na bir açıklama göndererek, Yahudi göçünü sınırlandıracağını, Filistin’in Yahudileşmemesi gerektiğini belirtmiştir.





HİTLER VE ARİ OLMAYAN YAHUDİLERE UYGULANAN SOYKIRIMLAR





Ne var ki, Hitler 1933’te iktidara gelene kadar Yahudi göçü yine de kabul edilebilir ölçüdeydi; oysa sonraki 2 yıl içinde Filistin’e kaçmayı başarabilen Yahudilerin sayısı 100.000’i bulmuştu. Bunun sonucu olarak, Filistin’de İkinci Dünya Savaşı’na kadar Arap, Yahudi ve İngilizlerden 3.000’den fazla insan öldürüldü; bu arada İngiltere askerlerine "bu işi nasıl çözebiliriz" sorusunu cevaplayabilmek için ardı ardına rapor hazırlatıyordu. Bu raporların ortak sonucu şuydu:



"Yahudi göçü durdurulmalı ve Yahudilerin Filistin’den toprak satın alması yasaklanmalı." Burada belirtmekte fayda var ki, 1917’ye kadar işin başını sonunu düşünmeyen bazı paragöz Araplar Yahudilere gayet de güzel bir şekilde topraklarını satıyordu!



Bu kargaşanın ortasında ikinci dünya savaşı patladı. Tel Aviv’e gelen Yahudilerle dolu "Tigerhill" gemisine İngiliz devriyeleri ateş açtı.



Yine Avrupa’dan kaçan Yahudileri taşıyan "Pacific" ve "Milos" gemileri İngiliz devriye gemilerince yakalandı; bu iki gemiden zorla çıkarılan Yahudiler, “Patria” adlı bir gemiye, Hint Okyanusu’nda bir adaya sürgün edilmek üzere dövülerek bindirildi. Fakat Patria o adaya hiç ulaşamadı, seyre başladıktan hemen sonra bir patlama sonucu battı.



Yahudiler bir başka gemiyle, “Atlantic” ile Filistin’e ulaştıktan sonra devriyeler tarafından tutuklandı ve sınır dışı edildi.



Ve 1941, Romanya.



Faşist iktidar, Yahudilerin canına okurken bir yandan da onların ülkeyi terk etmelerine sesini çıkarmıyor, bu göçü görmezden geliyordu. Bu sıralarda, gazetelere ilanlar verildi. “Struma: Yahudileri Filistin’e kaçıracak gemi.” İlanlarda, o zamanın en lüks gemisi Queen Mary’den fotoğraflar kullanılmış, lüks kamaralardan, yemeklerden, güvenliğinden söz açılmıştı. Oysa Struma bildiğimiz tekneydi, en sakin hava koşullarında dahi en fazla 250 kişi taşıyabilirdi; üçüncü kez el değiştirmişti ve artık Panama bandıralıydı (o vakitlerde panama savaşta taraf değildi ve bu yüzden batırılamaz, devriye gemileri tarafından alıkonulamazdı). Gemi, önceki sahipleri tarafından hayvan taşımacılığında kullanılıyordu, motorları ise bir zaman önce Tuna Nehri’nde batmış bir geminin motorlarıydı. Bu nedenle, geminin bu durumunu gören üç ayrı kaptan, Struma’yla denize açılmayı reddetmişti. Romanya’daki Siyonist Birliği (ya da Aliyah Komitesi), bir Romen kaptana rüşvet vererek Struma’nın denize açılmaya uygun olduğu sonucunu aldı ve bunu yolculara duyurdu. Bununla yetinilmedi, Romen Deniz Ticaret Komiseri’nden, büyük olasılıkla yine rüşvetle, Struma’nın 700’ü aşkın yolcu alabileceğini onaylayan bir belge alındı, ardından iki Bulgar asıllı kaptan görevlendirildi. Bu kaptanların uyrukları, sonradan İstanbul’da Struma’nın başına büyük iş açacaktı; zira Bulgaristan savaşta İngiltere’nin karşısındaydı. Bulgar kaptan, bu durumun sonucunda Boğazı’ndan çıkamayacağını, çıkarsa Bulgar olması nedeniyle İngilizler tarafından tutuklanacağını söyledi. Ayrıca geminin Panama bandıralı olması da, yine İngilizler tarafından alıkonulma ihtimalini artırıyordu.





BİR BÜYÜK İNSANLIK DRAMI





12 Aralık 1941: Struma, 700 küsur yolcusuyla beraber Köstence’den hareket etti. Yolcular gemiyi ilk gördüklerinde şok geçirdiler; ilanlarda gördükleri gemi ile karşılarındaki teknenin alakası yoktu. Daha seyre başladıktan 40 dakika sonra geminin motorları bozuldu ve gemideki oksijen azaldı. Ertesi gün Karadeniz’de sürüklenirken bir römorkör gelip motorları yolcuların nikâh yüzükleri karşılığında onardı – zira Köstence’den çıkmadan önce, yolcuların tüm değerli eşyalarına el konulmuş, sadece nikâh yüzükleri bırakılmıştı.



15 Aralık’ta, Struma Türk karasularına girdi. Çanakkale Boğazı’nda mayınlı bölgeye doğru yaklaştığından Türk devriyeleri nezaretinde İstanbul Limanı’na getirildi.
Bu arada, İngiltere-Filistin ve Türkiye diplomasi hattı çoktan hızını almıştı; İngiltere’den Türkiye’ye telgraf üstüne telgraf geliyor, gemide ajanların bulunduğu ve bu nedenle yolcuların kesinlikle karaya ayak basmaması gerektiği gibi şeylerden söz ediliyor; bu arada Almanya da işin içine karışıp Struma’da salgın hastalık - dizanteri - bulunduğunu, yolcuların karaya ayak basmasının engellenmesi gerektiğini söylüyordu (dizanteri iddiası elbette doğruydu; Struma kesinlikle sağlıksız koşulların hüküm sürdüğü bir gemiydi). İngiltere’den Filistin yüksek komiserliğine gelen telgraflarda ise, Struma’nın Filistin’e gelmesinin kesinlikle engellenmesi gerektiği defalarca söylendi; Yahudilere giriş vizesi verilmeyecekti – bir istisnayla:



Yolcular arasında günümüz Mobil’i, o zamanki adıyla Socony-Vacuum Oil Company Inc’nin genel müdürü, eşi ve iki çocuğu da bulunuyordu; yolculardan yalnızca bu dördü Filistin’e giriş vizesi alabilmiş ve Struma’dan ayrılmıştı. Vehbi Koç anılarında, bu dört kişiye vize alan kişinin kendisi olduğunu söyler ki, bu da önemli bir not olarak eklenmeli.



Bu arada Türk dışişlerine de bakalım:



Nazilerin zulmü altında kalan Türk Yahudileri için Türk Dışişlerinde seferberlik başlatılmış, türlü yollarla ülkeye geri getirilmişlerdi. Türk vatandaşı olmayan Yahudiler için ise, büyük oranda özel bir seçilimle, açık vizeler düzenlenmiş ve Avrupa’ya gönderilmişti; çok sıkışık durumlarda Türk makamları bu vizeleri kurtarılması gereken Yahudiler adına düzenliyor, daha da kötü durumlarda ise Almanlarla görüşüp kamplara gönderilecek Yahudilerin bir kısmının Türk vatandaşlığı için başvurduğu ve sonucun beklendiği söyleniyordu; bu şekilde Yahudiler için zaman kazanılmış oluyordu. Türk Dışişleri, savaşta bitaraf olmasına rağmen soykırım karşısında kesinlikle taraftı; yine de, o sıralarda tek partili dönem hüküm sürdüğü için, arada koyu Yahudi karşıtları da işe koyuluyor ve Yahudileri ülkeye sokmamak için türlü işler çeviriyordu. Yahudiler, daha sonra soykırımı ve Struma faciasını anlattıkları kitaplarda ve anılarında, tüm bu çabalarından dolayı Türk makamlarına minnetlerini ifade eder; bu durumun bir sonucu olarak da Struma Türk karasularında batmış olmasına rağmen neredeyse hiçbir Yahudi Türkiye’yi açık açık suçlamaz, bununla beraber Türkiye’nin üzerindeki İngiliz ve Alman baskısını da reddetmezler.



Madem Türk makamlarının olaya bakış açısı bu, Struma yolcuları neden Türkiye’ye alınmadı?
Türkiye, o sıralarda savaştan mümkün olduğunca uzak durmak niyetindeydi ve İngiltere’yi veya Almanya’yı karşısına almayı, dolayısıyla savaşa zorla dâhil edilmeyi göze alamazdı.



İngiltere, yolculara kesinlikle Filistin’e giriş vizesi vermeyecekti; bu durumda Yahudiler Filistin yerine Türkiye’ye göç etmiş olacaklardı. Bu olayın duyulması, yüz binlerce Yahudi’nin, Struma yolcularının ardından Türkiye’ye göçüne neden olur ve zaten Türk halkı açlıkla savaşıyor olduğundan bir de bu kadar Yahudi’nin ülkeye göçü, halkı iyice zora sokardı.



Bununla beraber, Türk Dışişleri bu baskı altında yardım etmeyi de elden bırakmıyordu; yine yazışmalar sürüyor fakat hiçbir sonuç alınamıyordu. Eğer İngiltere Filistin vizesi verecek olsa, Türk makamları Yahudileri kara yoluyla Filistin’e ulaştırmayı kabul etmişti; daha sonra vize meselesinde umutsuzluğa düşülünce, Türk Dışişleri en azından Struma yolcularından 11-16 yaş arasındaki çocuklar için vize verilmesini talep etti. İngiltere bunu kabul ettiğini, geminin İstanbul Limanı’ndaki 70 günü boyunca değil de, Struma battıktan bir gün sonra Türk makamlarına iletmişti.



Evet, Struma, 70 gün boyunca İstanbul Limanı’nda diplomatik girişimlerin olumlu sonuçlanması umuduyla bekledi.



23 Şubat 1942’de, başvurulacak hiçbir diplomatik girişim kalmadığı için, gemi römorkörlerle Karadeniz’e doğru çekilmeye başlandı; zira geminin makineleri hala arızalıydı - oysa İstanbul Yahudileri tamir işini üstlenmişti ve sadece Struma limanda daha fazla kalabilsin diye Türk makamlarına motorların hala bozuk olduğu söylenmişti. Böylece umutsuz yolculuğuna devam etti Struma, çünkü herkes onların Romanya’ya geri dönemeyeceğini elbette biliyordu: Romanya’nın faşist iktidarı, Struma yasa dışı yollarla ülkeden ayrıldığı için gemiyi geri kabul etmeyeceğini açık açık belirtmişti; yine de geri dönmekten başka yapılacak hiçbir şey yoktu.



Ertesi gün, 24 Şubat 1942’de, Struma, kıç tarafında bir patlamayla Türk karasularında, Yön Burnu açıklarında battı. Gemiden sağ kurtulan tek kişi, David STOILAR adlı bir Romanya vatandaşıydı. Kendisinin Yahudi olup olmadığı bile kesin değildir; Struma’nın ilanlarını bir toplama kampında görmüş, faşist iktidarın yaptıklarından hoşlanmadığı için ülkeyi terk etme zamanının geldiğini düşünerek Struma’ya bilet almıştı. Kendisi de belirtmektedir ki, o zamanlar Yahudilerin takmak zorunda olduğu davudi yıldızlı sarı kol bandını Struma ilanını gördükten sonra takmıştır. Anlattıklarına bakılırsa, kendisi esaslı bir Türk düşmanıydı; kurtulduktan sonra Türk makamları hakkında son derece yakışıksız ithamlarda bulunmuş, lakin çok sonra, Türk makamlarına haksızlık ettiğini kabul etmiştir. Gemiden kurtulan tek insanın Türkler hakkında bu tarz düşüncelere sahip olması ilgi çekici bir noktadır. Ayrıca daha da enteresan bir durum da, STOILAR’ın kurtulduktan sonra İngiliz Ordusu’na katılmasıdır.





ANALİZLER





STOILAR, Struma’yı batıran torpidonun kıyıdan geldiğini ileri sürmekte, dolayısıyla Struma faciasından direkt olarak Türker’i sorumlu tutmaktadır. Ne var ki, yapılan bunca araştırmaya rağmen, Struma’yı bir torpidonun batırdığı bile kesin değildir. Olasılıklar şöyle:



1. Gemiyi bir Sovyet denizaltısı batırdı. (Gemi Panama bandıralıydı, dolayısıyla Sovyetlerin müttefiklerine ait bir gemiyi batırması akla yatkın değil. Yine de Sovyetler, olaydan çok sonra Struma’nın batırılması işini üstlenmiştir.)



2. Gemiyi bir Alman denizaltısı batırdı. (Almanya’da daha sonra kurulan bir komisyon, Struma’nın battığı günde, Karadeniz’de seyreden bir deniz taşıtının olmadığını belirtmiştir. Kaldı ki Struma görünürde Almanların ilgisi dâhilinde bile değildi; Struma’yla doğrudan bağlantılı olan tek devlet İngiltere idi.)



3. Gemiyi bir Türk denizaltısı batırdı. (Struma’nın battığı gün, aynı bölgede, aşağı yukarı aynı saatlerde Çankaya adlı 200 tonluk bir Türk motoru da batmıştı; Çankaya’dan kurtulan askerler, bir denizaltı tarafından üzerlerine ateş açıldığını söylüyorlardı. Aynı bölgede birden fazla denizaltı olamayacağı mantığı üzerinden sorgulanırsa, Struma’yı batıran Türk denizaltısıyla Çankaya’yı batıran denizaltının aynı olması gerekir ki bu hakikaten akıl dışıdır. Kaldı ki, Türkiye’nin Avrupa Yahudileri konusunda izlediği siyaset açıktı ve bu siyaset gereği Struma’yı Türkiye’nin batırmış olması bu durumda da aynı şekilde akla yatkın değildir.)



4. Gemide özellikle konulmuş patlayıcı maddeler vardı; dolayısıyla Struma, gemideki birinin patlayıcıları ateşlemesiyle battı. (Konuyla ilgili yazarlardan birine [Maria ARSENE, bir Romen Yahudisi] gelen isimsiz bir mektupta geçen bu iddia, dolaylı olarak David STOILAR’ı gemiyi havaya uçurmakla suçluyor: Gemiden kurtulan tek kişi STOİLAR olduğuna göre, patlayıcıları ateşleyip kendini kurtardı. Ayrıca STOILAR’ı kurtaranın bir Türk Yahudisi olan Şimon BROD olduğu söylenmekte; fakat STOİLAR, kendisini kurtaranın, kendisine "Struma’dan değil de Türklerden kurtulduğun için şanslı sayılmalısın," diyen bir gazeteci olduğundan başka bir şey söylemiyor.)



5. Gemi, Türk Karasuları’ndaki bir mayına çarptı. (Gemi Türk Karasuları’na ilk girdiğinde mayınlar yüzünden Türk güvenliği nezaretinde limana getirildiğinden, bu da olanaksız değil.)



6. Gemiyi batıran bir İngiliz Denizaltısıydı. (bu iddia, genel olarak Yahudiler tarafından kabul görmez; İngiltere’nin facianın asıl diplomatik sorumlusu olduğu kabul edilse de.)



7. Gemiyi batıran bizzat Yahudiler idi. (Romanya’da ikamet eden Yahudiler - genellersek Avrupa Yahudileri - diğer Yahudilere göre “arî” değildir; bu noktada “arî” Yahudiler tarafından Hitler’e verildiği öne sürülen "Ari olmayan Yahudileri yok etme görevi"ni hatırlayabiliriz. Bu durumda, Yahudiler Almanlarla işbirliği yapıp Struma’yı batırmış olabilir. Bunun - şahsi kanaatimce - bir başka kanıtı da, Struma’nın seyre çıkacak durumda olmayışının açık açık görülmesine rağmen, Romanya Aliyah Komitesi’nin görevlilere rüşvet vererek geminin denize açılmasına olanak sağlamasıdır. Yine Yahudiler’in bu işi yaptığı düşüncesini temel alırsak, gemide “vaat edilmiş topraklar”a girmesi istenmeyen biri olduğundan geminin batırıldığıdır. Bu olasılık, "Ari olmayan Yahudi" yaklaşımıyla ilintili fakat birebir aynı değildir; çünkü Struma’dan önce de öyle ya da böyle Filistin’e ulaşan Yahudiler oldu ve Struma’nın batışından sonra da Çanakkale Boğazı’ndan geçmek suretiyle Filistin’e gemiler gitti.



Bu faciaya hangi taraftan bakarsanız bakın, yolcuların sayısından tutun da kaptanların isimlerine kadar hiçbir şeyin tam olarak bilinemediği böyle bir durumda kuşku uyandıracak pek çok şey bulabilirsiniz; zira ortada, oradan oraya sürüklenen kırık dökük bir tekne, içinde bir portakal için birbirlerini asmayı düşünecek kadar aç kalmış ve faşist zulümden kaçıp canını kurtarmaya çalışan insanların yanında, yolculardan, yolculuğun başlangıcında toplanan oldukça yüklü bir servet ve gemiden kurtulan, oldukça çelişkili söylem ve eylemlere sahip tek adam, David STOILAR var.



Son olarak hem kaynak göstermek, hem de konuyla ilgili Türkçe kaynakların zannedersem en kapsamlısını olayla ilgilenenlere duyurmak adına belirtmem gerekir ki, bu yazı, Prof. Dr. Çetin YETKİN’in "Struma: Bir Dramın İçyüzü" adlı kitabının, yorumlu bir özetidir.













[1] 9 Mayıs 1916 tarihinde (I. Dünya Savaşı sırasında), İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır.



Mavi kesim Fransız sömürgesi; gri kesim Fransız Mandası.1915'te Arabistan Yarımadası'nı ele geçiren İngiltere, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Mekke Şerifi Hüseyin'i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kuracaktı. Mekke Şerifi Hüseyin ile Mısır'daki İngiliz Yüksek Komutanı McMahon arasında böyle bir antlaşma gizli olarak imzalanmıştır. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp İngiltere'ye baskı yaparak yeni bir antlaşma yapılmasını istedi. Rusya'nın onayı ile imzalanan bu antlaşmaya göre;



a. Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı,



b. Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları,



c. İngiltere'ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Güney Mezopotamya verilecektir.



d. Fransa ile İngiltere'nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,



e. İskenderun serbest liman olacak,



f. Filistin'de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.



1917 devriminden sonra Rusya antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır. Wikipedi




[2] Wikipedi



31 Mayıs 2010 Pazartesi

ONE MINUTE ŞARLATANI SOYTARI, ATATÜRK'Ü OKU DA DERS AL, ADAM OLMAYA ÇALIŞ...


BAKIN, ATATÜRK 1937 yılında MÜSLÜMAN FİLİSTİN’İ NASIL SAVUNMUŞTU.

İşte Atatürk’ün FİLİSTİN’E saldıracak ülkelere yönelik açık tehdidi:

“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik.Fakat bu ithamlara rağmen Peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bu gün kanımızı dökmeye hazırız.

Cedlerimizin, Selahaddin`in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bu gün, Allah`ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphemiz yoktur.”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Arapça yayın : “Bombay Cronicle 27.07.1937 münteşir”
Türkçe yayın: Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi

AYAĞA KALKK !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! (ŞEREFLİ İKTİDAR'ın (!) ANLADIĞIDIR !!!!)


BU YAZI, ONURLU BİR TÜRK ANNESİ OLAN "ADSIZ"DAN GELMİŞTİR...


Madde 1.
Gazze israil toprağı değildir. Yani girişi ablukaya alamazsınız, kimin gireceğine karışamazsınız.


Madde 2.
Olay uluslararası sularda gerçekleşmiştir. Uluslararası sularda sadece ve sadece deniz haydutluğu ve köle ticareti yapılıyor ise sivil bir gemiye askeri müdahele yapılabilir ki onda bile silahlı bir karşılık vermezse gemi ateş açamazsınız.


Madde 3.

Saldırıya uğrayan gemi TÜRKİYE tabiyetinde olduğu için hukuki olarak israilin Hatay'a saldırmasından zerre farkı yoktur ve savaş sebebidir.


Madde 4.
Saldırıya uğrayan gemide Türk vatandaşları olduğu için Türkiye gemideki vatandaşlarını korumak, zarar gören vatandaşlarının zararlarını karşılamakla yükümlüdür. Ayrıca zarara yol açan İsrail'e zararla karşılık verme hakkına sahiptir.


Madde 5.
TÜRKİYE hukuki olarak bu operasyonu fiili bir savaş ilanı sayma hakkını saklı tutar ve savaş ilanı olarak kabul ederse yapacağı müdahaleler meşru müdafaa kapsamına girer ve BM 51. maddesi gereği hiçbir devlet saldırgan taraf olan İsrail'e yardım edemeyeceği gibi TÜRKİYE'YE yardım etme sorumluluğu altına girer.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

ANITKABİR’DE DE YOLLAR KESİLMİŞ, YAZIKLAR OLSUN !

SEN/SİZ KİMSİN/KİMSİNİZ? AMACINIZ NE?

Anıtkabir’e gittik dostlarla birlikte. Girişte problem çıkmadı, Tandoğan girişinde. Hep birlikte yürüdük Aslanlı Yol’da. O güzel yoldan geçip mozolenin ön tarafındaki merdivenlerin hemen ucunda toplandık. Yanımızda başlarını çok değişik şekillerde örten bayan dostlar da vardı. Onlar da gelmişlerdi bizlerle birlikte, heyecanlıydılar; Atatürk’ün huzurunda ellerini açıp dua edeceklerdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu güçlerinin başkomutanına. Ama ne mümkün… Bir yarbay çıktı ortaya ve bayanların yanına geldi, başladı anlatmaya;

“Efendim, buranın kuralları vardır. Eğer Mozoleye girmek istiyorsanız başlarınızı şu şekilde örtmeniz gerekmektedir. Eğer dediği gibi örterseniz oraya çıkabilirisiniz. Örtmezseniz sizi şu yan tarafa almak zorunda kalacağım”

Başlarını kendilerince örtmüş bayanlar şaşkın, eşleri şaşkın, çocukları şaşkın, biz arkadaşları şaşkın. Öylece bakıyoruz.

Yarbay büyük bir hevesle anlatmaya devam ediyor;

“Efendim başınızı örterken, uçlarını şöyle aşağı doğru sarkıtacaksınız. Şurayı şöyle toplayacaksınız…”

Birden içimden gelen sesi dinlesem orada patırtı çıkartacağım ama “bekle !” dedi içimden gelen ses. “Buraya birlikte gelen grup mensuplarını düşünmelisin. Buraya ortak bir amaç için geldin, bekle !”

Bekledim ve seyrettim, acı içinde, ıstırap içinde. Başını o yarbayın söylediği gibi bağlamak istemeyen orta yaşlı bayan ağlıyordu, eşinin gözleri de buğuluydu, “erkekler ağlamaz” diye direniyordu belki de, iki ufak çocukları vardı onlar da annelerinin eteklerine sarılmışlardı.

Düşünsenize, onlar oraya ne için gelmişlerdi? Çocuklar 4-6 yaşlar arasındaydı biri kız diğeri erkek ve o gün onların beynine nasıl kazınacaktı?

Atatürk’ü ziyarete gittik, ailece ama biri geldi asker, annemize bir şeyler söyledi anlamsız anlamsız ve biz ailece içeri giremedik çünkü annemizi yalnız bırakmak istemedik.

İnsanları Atatürk’ten uzaklaştırmanın en basit ve en güzel yolu bu, en kısa yolu. Bunu başardınız efendiler, sayenizde Atatürk de bir gün orada ziyaretçisiz kalacak. Şimdi değil belki ama bir süre sonra, emin olun…

BİR BABANIN VE ANNENİN ZOR GÖREVİ

Ben seyretmeye devam ediyorum. Mesafem aileye en fazla 2,5-3 mt. Mozoleye, yarbayın -aslında o da bir emir kulu- dayattığı şekilde başını bağlamaya razı olmadığı için giremeyen kadın eşine;

“Nemci, sen çocuklarla beraber git, birlikte dua edin, çocukların boynu bükük kalmasın” deyiverdi.

Adamcağız;

“Ama…” diyemeden, kadıncağız,

“Çocuklar bu gün Atatürk’ü ziyaret etmeden ona dua etmeden Adıyaman’a geri dönmesin” deyiverdi…

Evet, aile sadece Atatürk’ü ziyaret edebilmek için Adıyaman’dan gelmiş. Sonradan öğrendik ki gittiğimiz grupla hiç alakaları yokmuş, grubun coşkusu çekmiş onları. Önce devlet mezarlığına gidip Kurtuluş Savaşı’nın büyük komutanlarını ziyaret etmiş, dua etmiş ardından da Atatürk’ün huzuruna gelmişler….

Adamcağız, iki çocuğunu alıp gitti Atatürk’ün huzuruna, ben ve arkadaşlarım orada kalakaldık, kadıncağızın neler yaptığını gözlemlerken biz de en azından onun kadar acı çektik, yapılana lanet ettik.

Yaklaşık 40 dakika sonra baba yanında iki çocuğu ile karısının yanına geldi. İki çocuk mutlu ama iki çocuk ile birlikte baba buruk, kadın buruk, biz perişan…

Şimdi sormak zamanı;

Efendiler, ne yapmaya çalışıyorsunuz?

Atatürk’ü ziyaret etmeye gelen bir kadını başını örtüş şekli ile yargılayıp Atatürk’ün kabrini ziyaret etmekten hangi hakla alıkoyabilirsiniz?

Size bu hakkı kim verdi?

Maçanız sıkışınca süngüleşme hamlesinde “Allah!” diye bağırıldığını, hücuma geçildiğinde “Allah Allah !” nidaları atıldığını söylüyorsunuz; şehit olmak için can ararken “senin annenin başı nasıl örtülü?” diye sormuyorsunuz da iş Anıtkabir’e ziyarete gelince mi her şey değişiyor?

Anıtkabir, orduevi mi, askeri gazino mu efendiler?

Siz kim oluyorsunuz da dayatma yapabiliyorsunuz?

Sorarım size, siz hangi milleti temsil ediyorsunuz?

Bütün bunlar yaşanırken bir anda içimden geçen, “Anıtkabir neden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolunda ve uhdesinde?” sorusuydu…

Nasıl akıllanamadınız hala efendiler?

Bunca yaşanana rağmen hala neden sırça saraylardan bakıyorsunuz Türkiye gerçeklerine?

Seferberlik Tetkik Kurulu’nda askerin ırzı olarak kabul edilen “Kozmik Oda” işgal edilirken ses çıkartamayanların, baş örtüsü karşısında şahin kesilmesi ne kadar da komik değil mi?

Aslında daha çok şey yazmak isterim ama adam olana ve anlayana bu bile yer…

Göreceğiz tabii ki ne kadar adamsınız…

18 Mayıs 2010 Salı

GEÇMİŞTEN İKİ YAZI TARİHLERİNE DİKKAT

KAFALAR ÇOK KARIŞIK AMA BU SORULAR NET

Kemal KILIÇDAROĞLU CHP Genel Başkanlığı’na Aday….

Bana ne? diyemiyorum…

Bazı önemli sorular geliyor aklıma…

  1. Bir zamanlar CHP’yi temsilen Yönetim Kurulu’nda yer aldığı İŞ BANKASI’ndaki ATATÜRK-CHP hisseleri hakkında ne düşünüyor?
  2. İran’a askeri harekat hakkında ne düşünüyor?
  3. MİT’in MHP’den sonra CHP’yi de ele geçirmesi operasyonu hakkında kulağına çalınan bir şeyler var mı?
  4. Merkel’in Türkiye’yi ziyaretinden kısa bir süre önce DP’de Genel Başkan seçimli bir Kurultay’ın birden gündeme getirilmesi hakkında bir fikri var mı?
  5. OECD-İsrail-Türkiye işbirliği konusunda, bir çözümlemesi var mı?
  6. Şah İsmail-Hatai ve Anadolu bileşkesi konusunda kendisi hangi kesişme alanında yer alıyor?
  7. Kamuoyu şirketleri CHP oylarını % 25-27’lere kadar tırmandırdı, bu oy oranları hakkında ne düşünüyor? Ki, bazı kurum ve kuruluşların kendi özelleri için yaptırdıkları anketlerde CHP, bu polit bürosu ile % 19’dan yukarısını zorlayamıyor…
  8. Kendisi ile ilgili olarak gerek Çiftlik Sahibi’nin elinde gerek karşıt güçlerde kaç tane dosyası olduğundan bilgisi var mı? Varsa bu dosyaların muhtevası ne?

Cevap bekliyorum.

Karaoğlan Bülent, Gandhi Kemal…

Bu ciddi bir bilmece…

BİRAZ DA NOSTALJİ….

BU SALDIRGANLIK NEDEN

Son günlerde RTE daha önce hiç olmadığı kadar saldırgan. Güya Aydın DOĞAN’a karşı savaş açmış gibi. Ancak, saldırılarından D.BAYKAL da nasibini alıyor. Sorunun temelinde sihirli bir kelime var “ALMANYA”.

Daha düne kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türk Vatanı’nı ve hatta Türk Milleti’ni peşkeş çektiği; kapalı kapılar arkasındaki uzlaşmalarla daha da semirttiği Aydın DOĞAN ile aralarında ne oldu da, kılıçlar karşılıklı olarak çekildi?

Yazılarımı takip edenlere aslında bu günleri yaklaşık 3 yıl önceden haber verdiğimi herkes hatırlayacaktır. Bu günkü çatışmanın temelinden de sık sık bahsetmiştim.

Aydın DOĞAN’ın iç çamaşırı dahi artık kendisine ait değil. Kendi yaşamı da dâhil her şeyi DEUTSCHE BANK’ın. Peki, Aydın DOĞAN’a DEUTSCHE BANK bu desteği neden verdi/veriyor?

TÜRKİYE İŞ BANKASI GERÇEĞİ

DEUTSCHE BANK’ın gözü Türkiye İş Bankası’nda. Ancak, Türkiye İş Bankası’nın DEUTSCHE BANK’a satılması için ortada çok önemli bir engel var; ATATÜRK’ün hisseleri. Peki, bu düğüm nasıl çözülebilir?

Bunu çözmek için CHP’nin desteğinin alınması zorunlu. Bu nedenle de iki kardeş Aydın DOĞAN ve M.Rahmi KOÇ el ele verdiler. CHP’nin listelerine 40-42 milletvekili yerleştirdiler. Bunların tamamı seçilecekleri yerlerden konuldu ve seçim kazandırıldı. CHP’ye de bu konuda iyi bir diyet ödendi. Diyetin teslim edildiği kişi ŞANLIURFA’nın meşhur türedi zengini Mahmut YILDIZ, yani o dönem CHP’nin Genel Saymanı, dahası Deniz BAYKAL’ın İplikçi Nedim’i.

Malumlarınız olduğu üzere Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınmasına karşı çıkan Deniz BAYKAL ve CHP kadroları İş Bankası Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’a taşınmasını adeta alkışlamışlardı. Şimdi sizlere sormak isterim, genç Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İş Bankası’nın yerinin T.C. Merkez Bankası kadar önemli olmadığını kim iddia edebilir ki?

Bu oyun 22 TEMMUZ 2007 seçimlerinden önce de tezgâhtaydı. Bu nedenle CHP, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun alacaklarını ödemiyordu. Gerekçesi ise çok dikkat çekiciydi:

‘Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu 12 EYLÜL rejimi tarafından kapatıldığından, hâlihazırda faaliyette bulunanlar ATATÜRK’ün mirasından pay sahibi yaptığı Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu değillerdir. Bu nedenle de bunlara ait payların sahibi CHP’dir.’

O dönemde yazdığımız yazılarla Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını uyarmış ve savunmalarında kesinlikle şu tezi gündeme getirmemelerini belirtmiştik. Neydi bu uyarımız;

‘Sakın ola ki sizler de CHP’ye, siz de Atatürk’ün kurduğu CHP değilsiniz. Siz de 12 Eylül’de kapatıldınız”

Deniz BAYKAL; Aydın DOĞAN, M.Rahmi KOÇ’un beklediği de buydu. Kendi kendilerini inkâr etmek istemiyorlardı. Bu inkârı Türk Tarih Kurumu ya da Türk Dil Kurumu yaparsa CHP mazlum durumuna düşecek ve suçlayacağı yerler olacaktı. Bu arada sahipsiz kalacak ATATÜRK hisseleri bir ATATÜRK Vakfı’na devredilecek, bu vakıf da hisseleri güya Kemalist Gençler yetiştirmek için eğitim faaliyetlerinde kullanacaktı. Vakıf da hazırdı. Mehmet HABERAL da bu konu ile görevlendirilmişti. Uyarılar ve akil insanlar sayesinde Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları bu tuzağa düşmediler. Ancak Aydın DOĞAN’a bu konuda verilen süre TEMMUZ 2008 sonunda, pek çok uzatmalardan sonra doldu.

SABANCI CİNAYETİ VE KOÇ ADASI

Kardeş SABANCI öldürüldüğünde ortada görünen örgütün aslında taşeron olduğunu ve birileri adına, para karşılığında bu işin yaptırıldığını yazmış ve ısrarcı olmuştuk. O zamanlar bunu herkes “Komplo Teorisi” olarak değerlendirmişti. Ancak, zaman geldi ve “ERGENEKON” zırvası esnasında bu söylediklerimizin ucuna birazcık ulaşıldı ve Fehriye ERDAL’ın Koç Adası’nda gizlendiği de iddia edildi. Bu konu çok fazla medyada yer almadan gündemden düşürüldü. Ancak bu kadarı bile KOÇ’lara yetti.

RTE tam bu dönemeçte, bir bedeli tahsil etti ve DEUTSCHE BANK-Türkiye İş Bankası tezgâhını ayrıntıları ile öğrendi. Ardından da bu işin kaymağını neden Aydın DOĞAN’a yedireyim ki diye düşündü. Aynı anda, Aydın DOĞAN da konuyu RTE’nin öğrendiğini öğrendi. Ardından da Almanya’da Deniz Feneri bombası patlatıldı. Sonra da RTÜK Başkanı’nın olaylarla ilgisi ortaya konuldu. Telaşa kapılan RTE, hata yaptı ve AKMAN’a yasa ile zırh uydurdu. Bu olayı çok iyi değerlendiren Aydın DOĞAN da Deniz Feneri RTE bağlantısı bombasını patlattı.

DEUTSCHE BANK, Alman Devleti tarafından topyekûn savunulduğundan, Almanya ardı ardına bombaların patlamasını seyretti ve hatta bu konuya büyük katkı yaptı.

ŞİMDİ KARTLAR ARTIK EN BÜYÜK HARAMİ ÇETESİ ELİNDE

Aydın DOĞAN, hayatının en büyük darbelerinden birini almak üzere. Kısa süre içinde “ERGENEKON” ya da daha uyduruk bir bahane ile Aydın DOĞAN ve ekibinden tutuklamalar olursa kimse şaşırmasın. Hem de hangi gerekçe ile biliyor musunuz? Merhum Abdi İPEKÇİ ve Merhum Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’a yapılan suikastların azmettiricisi iddiası ile…

Çünkü kartlar artık Türkiye’nin en büyük HARAMİ Çetesi’nin elinde.

RTE, DEUTSCHE BANK’tan, Aydın DOĞAN’a bu konuda verecekleri desteğin yarısının kendisine verilmesini istese DEUTSCHE BANK HAYIR mı diyecek? Peki, bu yarım hisseyi RTE, yandaş medyayı daha da kuvvetlendirmek için mi ister yoksa Petrol konusunda mı ister bilinmez. Ama ortada olan gerçek şu. Bu konuda Aydın DOĞAN, M.Rahmi KOÇ ekarte edildi. Sırada Deniz BAYKAL var. O da aşılırsa, bundan alası “Şam’da kayısı”.

ERGENEKON NEREYE Mİ GİDİYOR?

“ERGENEKON”, iplerin elinde olduğunu sanan RTE başta olmak üzere ekibinin tamamının başını yemeye doğru gidiyor. Her geçen gün “gizli eller” daha da fazla çalışıyor. Davanın içinde işe yarama ihtimali bulunan bir iki tezgâh da, bir şekilde bozuluyor.

“ERGENEKON” dan en fazla zararla çıkacak olanın E.Tuğg. Veli KÜÇÜK olduğu artık herkesçe biliniyor. Hatta E.Tuğg.Veli KÜÇÜK’ün, “SUSURLUK” olayındaki Abdullah ÇATLI konumuna sürüklendiğini herkes görüyor. SUSURLUK’ta üç operasyon üst üste yapılmıştı. Üçüncüsünde ÇATLI ve GONCA “öldürülmüşlerdi”. Bekleyelim ve görelim, E.Tuğg. Veli KÜÇÜK nasıl ve ne zaman İNFAZ edilecek?

İşte sizlere son günlerdeki RTE’nin dayılanmasının sebeplerinin önemli bir bölümü. Aydın DOĞAN, uçuruma sürüklenirken elindeki hangi dosya ile kendini savunabilir? RTE yanağından "Bir Numara" tarafından makas alındığı gecenin sabahında kendinden geçtiğinde, makam aracının camları kırılıp acil müdahale yapıldığında, hastanede RTE’yi yaşama döndüren bayan doktorun daha sonra GRİPTEN “ÖLÜVERMESİ” (!) dosyası olabilir mi? Neden olmasın? 02 Eylül 2008

BANKALAR ÜLKESİ TÜRKİYE

SANKİ HERKES EMİRLERİNDE…

Türkiye soyuluyor; hem de devleti yönetenlerin desteği ile göz göre göre. Buralarda defalarca yazdım ama bir tel Allah’ın kulundan cevap bile alamadım. 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Yasası çıkıncaya kadar bankaların tüketicilere verdiği kredi kartları ile yaptıkları soygunun adı “Yasal Tefecilik” ya da “Devlet Desteği ile Tefecilik”tir.

Bankaların fahiş, hatta “fahiş” kelimesini dahi gözyaşları içinde bırakacak taleplerine binbir dereden su getirerek destek veren yerel mahkemelerin pek çoğu da bu soygun tarafı durumundadır. “Yasadışılığın hesabını sormak bir yana masum vatandaşını bankaların bataklığına atan ve buna da HUKUK adını verenleri, dünyanın en geri kalmış toplumlarında bile görmek mümkün değildir. İşin en garip tarafı bu soyguna iktidarı ile muhalefeti ile bütün siyasi partilerin göz yumması ve hatta destek olmasıdır. İddia ediyorum, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri BANKALARIN şantaj, tehdit ve hatta kısmen yemlemeleri altında sadece onlara çalışmaktadırlar. Türkiye’de bankaların pek çoğu YASALLAŞTIRILMIŞ ZEBANİLERDİR.

YENİ Mİ FARK ETİNİZ?

Yine burada defalarca ifade ettim. Etmeye de devam edeceğim. Türkiye’de 28 Şubat denen densizlik, daha doğrusu ihanet sonucu yaşanan BANKA HORTUMLAMA olaylarında YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI’nın ortak destek ve sorumluluğu vardır.

Milli Güvenlik Kurullarında bayan memurelerin yüzde kaçının G-String giydiğini bilenlerin Bankaların Hortumlanması’nı bilmemeleri mümkün değildir. Hatta, bu operasyon bilinçli olarak yapılmıştır. Operasyonun ana amacı, o dönemde büyük gelişme gösteren Milli Sermaye ve Milli Müteşebbislerde biriken kaynakların/sermayenin İstanbul Dükalığı’na peşkeş çekilmesidir. Yani genelde “ekalliyet” mensuplarına.

Neymiş, PAMUKBANK yurt içi ve yurt dışı operasyon sonucu çökertilmiş miş. Yıllarca yazdıklarıma karşı “tıkı” çıkmayanların şimdilerde bu habere “sür manşet” yer vermelerinin sebebi acaba ne olabilir?

Neymiş olayın asıl aktörü CITIBANK mış…

Uyanın da balığa gidelim efendiler….

ANKARA’YI SİLME OPERASYONU

Yine burada defalarca yazmış olduğum gibi Ankara’yı Sime Operasyonu’nun bir ucunda yine CITIBANK ve DEUTSCHE BANK bulunmaktadır. DEUTCSHE BANK, Doğan’ın ayağındaki iç çamaşırının bile sahibidir. Doğan’ın her şeyi DEUTSCHE BANK’ındır. Bunun için DEUTSCHE BANK, taraflardan Türkiye İş Bankası’nı diyet olarak istemektedir. Bu oyunun içinde kimler yoktur ki… CHP bile… “Merkez Bankası” Ankara’dan taşınamaz diyen CHP’ye kimse şu soruyu soramamıştır:

“Türkiye İş Bankası’nın önemli hissedarı olarak sizler, İş Bankası gibi Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Milli Bankası’nın Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’a taşınmasına neden karşı çıkmadınız?

Vakıflar Bankası’nın yaptığı tanıtım atağının, süslenip püslenen dayanıp döşenen Halk Bankası şubelerinin, yeni personel istihdamı hazırlıkları ve personel alımı başlatılan Ziraat Bankası’nın müşterisi de hazırdır: CITIBANK.

Şimdi aklı başında olan hemen herkes CHP genel Başkanı BAYKAL’a şu soruyu sormalıdır. Geçen ve son Milletvekili Genel Seçimleri’nde Mustafa Rahmi KOÇ ve Aydın DOĞAN kontenjanından kaç milletvekili TBMM’ne CHP üzerinden taşındı?

Bu konuyu daha önce defalarca tüm ayrıntıları ile yazdığımdan daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum.

TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU VE BATIŞI

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni dünyanın bütün güçleri bir araya gelse yıkamaz ve bitiremez. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurtuluşunun ya da batışının anahtarı bankaların elindedir. Bu anahtarı aklı başında milli insanlar kullanırlarsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgesel değil, küresel bir güç olacak; aksi taktirde, bugünkünden de daha kötü durumda bir müstemleke…

Bu gerçeği çok iyi biliyor olmalarına rağmen OYAK gibi bir kuruluşun OYAKBANK’ı ING Bank’a satması da baştaki iddia ve sözlerimi tamamen doğrular niteliktedir.

BEN ŞAŞIRMADIM, SİZ DE ŞAŞIRMAMIŞ OLMALISINIZ

Kemal DERVİŞ Türkiye’ye uluslar arası güç ve sermayenin valisi olarak gelmiştir. Göreve gelir gelmez de Cumhurbaşkanlığı makamı da dahil olmak üzere bütün devlet kurumlarını teslim almıştır. Çünkü Kemal DERVİŞ uluslararası sermayenin bir DEVŞİRME evladıdır.

Onunla kol kola giren, ona destek veren her kim varsa onun “emir eri”dir. Bu kişilerin Cumhurbaşkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcısı ya da Bakan olması sonucu değiştirmez. Kemal DERVİŞ’in SİLAHSIZ ve ŞİDDETSİZ yaptıkları PKK’nın yıllarca Türkiye’ye yaptıklarının da üzerindedir. Bizim şabalak İnsan Hakları ve Demokrasi savunucuları hala ODAK olmak konusunda “ŞİDDET” OLMADAN ASLA ! diye dursunlar.

Şimdi sizlere soruyorum “Kemal DERVİŞ ve şürekasının Türkiye’ye, Türk Milleti’ne karşı yaptıklarını, acaba can düşmanlarımız topyekün silahları ile yapabilirler miydi?

Cevabınız HAYIR ise yazılarımı takip etmenizde fayda var. Cevabınız EVET ise benim yazılarımla boşuna zamanınızı harcamayınız. 15.08.2008

NOT: Bloguma son günlerde dadanan "KEMAL" kod adlı biri bütün soytarıların, korkakların, edilgenlerin ve zavallıların yaptığı gibi hakaretlerde bulunuyor, edepsizleşiyor. Ancak kendisi o kadar "erkek" ki ismini vermiyor... Be hey yaratık, yaratık değilim diyorsan adam gibi adam ol ve kimliğini açıklamaktan korkma. Seni kimler kullanıyor? Sen de o soysuz ve işbirlikçi JİTEMCİLER güruhundan mısın?

11 Mayıs 2010 Salı

EKÜRİLER DEMOKRASİSİ (!)

AĞAM,BEN ETTİM SEN ETME !

Deniz BAYKAL giderayak PENSİLVANYA sakinine neden bağlılıklarını bildirdi? Hemen herkesin sorusu bu. Bildiğimiz kadarıyla açıklayalım isterseniz. Aslında bu olayı açıklamak için DANIŞTAY SALDIRISI’na gitmekte fayda var. DANIŞTAY SALDIRISI ABD’deki derin devlet çatışmasının Türkiye’ye yansımasıydı. Nedense benden başka kimse bunu böyle görmedi, görmek de istemedi. Hemen herkes temel birkaç noktayı gözden kaçırdı. Saldırı sonrası Tansel ÇÖLAŞAN’ın kapının önünde “ezber”inden yaptığı o ajitasyon ve provokasyon amaçlı konuşmanın üzerinde kimse durmadı. O dönemde kendilerini istifaya davet eden açık mektubuma hiç cevap alamadım. Ancak, Danıştay çalışanlarının benim gazetede yayınlanan o mektubumu fotokopi ile çoğaltarak kapısının altından attığını biliyorum. DANIŞTAY’da o gün olan, ABD’deki ULUSALCI derin devlet ile NEO-CON’cu derin devletin Türkiye uzantılarının kapışma ilanıydı.

Deniz BAYKAL’ın PENSİLVANYA’ya gönderdiği net mesaj şudur;

Mustafa SARIGÜL’e biçtiğiniz görevi ben de yapabilirim. Olanın bitenin farkındayım, benim hedefimde malumunuz olduğu üzere ABD’nin gözden çıkardığı RTE var. Sizinle bir husumetim yok. Emirlerinizi beklerim, ellerinizden öperim.

Bu CHP’nin tarihinde çokça yaşanan bir kırılmadır. CHP’nin ya da CHF’nın gerçek tarihini bilen herkes burada ne söylemek istediğimizi anlamış olmalılar. Bilmeyenler için gerekirse bu konuyu burada yeniden dile getirebilirim.

Deniz BAYKAL geri dönerse tabanına bunu nasıl açıklar? Açıklar merka etmeyin, BAYKAL Türk Siyasi yaşamının "kelime maması"dır...

SHİNDLERİN DEĞİL,FETTOŞ’UN LİSTESİ

PENSİLVANYA sakini, kukla FETTOŞ’un şürekası bir şeyin farkındadır. ABD ve İSRAİL lobisi, komuta-kontrolden çıkmış ve serseri mayın haline gelmiş RTE’den memnun değildir. Çünkü RTE olduğu müddetçe Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin kararlarına yeterince etkili olamamaktadır. Kısaca, ABD “Ucuz Kan”ı kullanmaktan gün geçtikçe uzaklaşmaktadır. EKÜRİLER yani ERDOĞAN-BAYKAL ve BAHÇELİ’yi yeterince kullanmak konusunda ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Bu nedenle RTE defterden silinmiştir. Yerine iki kişi düşünülmektedir. BİNDAVİD yani DAVUTOĞLU ile halası Şule Yüksel ŞENLER olan Ali BABACAN düşünülmektedir. Ali BABACAN’ın uzun süredir sesi çıkmadığına göre, suya indirmeden önce bakıma alındığından söz etmek mümkün olabilir. Her ikisinin de ortak özelliği Kırım Bölgesi Karaimlerinden gelmeleridir. Yani kök olarak Yahudilikleri söz konusudur.

RTE’den şikayetin pik noktası ise Türkiye’deki % 90’lara kadar tırmanan Anti-Amerikancılık ile Anti-Semitizm’dir. Bu eğilim, RTE ne yaparsa yapsın azalmamakta, tırmanmaktadır. Türkiye’yi tarikatlar ile kontrol altında tutmayı planlayan ve sürekli olarak “Cami Cemaati” ile ilgilenen emperyalist güçler bir şeyin farkındadırlar. Tarikatlar kontrolden çıkmaktadır ve radikalleşmektedirler. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti’nin elindeki USD kalıpları kullanıla kullanıla şişmişlerdir. Dubai sermayesine katkı amacı ile T.C.Merkez Bankası tarafından da 100.000.000 USD basmak için kullanılan bu kalıplarla ABD Merkez Bankası’nın başa çıkması mümkün değildir. FBI başkanı’nın Türkiye’yi ziyaretine akıl sır erdiremeyenlere bu konuyu bir kez daha hatırlatmak isterim. Malum, FBI Başkanı’nın Türkiye ziyaretinden sonra Dubai Memorandum ilan edivermişti. Bu arada bu günlerde,Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne 55 milyar USD kredi açmaya hazırlanan İranlı para babasının trafiğinin medyamıza konu olmaması da dikkat çekici. Ki Ankara’da hemen herkes, hemen her bürokrat bu İranlı ile sık sık burun buruna gelmektedirler.

Bu bağlamda son olarak FETTOŞ ekibi PENSİLVANYA’da bir liste hazırlamışlar bile, Türk Silahlı Kuvvetleri ve kurucu güç ile barışmak adına satacakları, deşifre edecekleri müridlerinin listesi yakında ortaya saçılacaktır. Listede general ve amirallerden tutun, yüksek yargıda ve üst düzey üniformalı-üniformasız bürokraside yer alan pek çok FETTOŞÇU’nun isimleri yer almaktadır. Bu listenin varlığı şimdiden FETTOŞ şürekasının amiral gemisi ZAMAN’ı karıştırmaya yetmiştir. Bu listenin adı, şimdiden SHİNDLER’in listesinin aksi olarak FETTOŞ’un Listesi olarak anılmaya başladı bile.

NESRİN BAYTOK VE MİLLETVEKİLLİĞİ

Artık herkes öğrenmelidir. Nesrin BAYTOK’u Deniz BAYKAL milletvekili yapmaya kalkışmamıştır. Nesrin BAYTOK’u milletvekilliğine teklif eden Eşref ERDEM’dir. Bu konu CHP’ye yakın herkes tarafından bilinmektedir. Bu süreçte Eşref ERDEM, BAYKAL’dan ve Genel Mekez’den uzaklaşmıştır/uzaklaştırılmıştır.

Eşref ERDEM; Masud BARZANİ’yi Haymana Cimcime’de ağırlayan zat-ı muhteremin adıdır. BAYKAL, zamanında çok özel işlerini orada yapardı. Uğraşı alanına giren malzeme de Eşref ERDEM’in makam otosu ile oraya taşınırdı. Bilmem anlatabildim mi?

NOT: Bu arada uzun süredir Azerbaycan’da psikolojik tedavi gören bir veled-i zina Türkiye’ye gelmiş, ancak kısa süre içinde yanındaki hergeleler kendi aralarında konuşurken şu kelimeleri ağızlarından kaçırınca yine ağır bir bunalıma gerip geri dönmek zorunda kalmış. Neymiş o kelimeler: Yerel-Kaset-Osman-Orman-Turgut-Don-Çam-Seçim-Kamera… Ne alakası mı var? Var varrrrr, kasetle gelenler kasetle giderler efendiler…